30 Kasım 2025 Pazar

GÖREVLİLERE DUYURULUR

 Sayın Diyanet Yetkilileri;

İbadet yaptığımız camilerimiz, insanların huzurunu sağlayan ve huşu içerisinde ibadetimizi yapmamız için, devletimiz ve diyanet teşkilatımız tarafından imam ve müezzinlerimizin görevlendirildiği mabetlerimizdir.Yapılan hizmetler küçümsenemeyecek ve takdire şayan hizmetlerdir.Görevliler ve yetkililere teşekkür ederim .

 Hemen bir hususu daha belirtmek isterim ki maalesef görevlilerimiz bazı konularda insanlarımızı rahatsız eden davranışlar sergilemekte ve cami cemaati ile sürtüşmeye girmektedirler mesala camiye geç gelme ve namazı acele kıldırıp cemaatle fazla ilgilenmeden derhal camiden kaçar gibi camiyi terketme.

Diğer bir husus, cami ve çevresinin, lavaboların temizliği ile ilgilenmeme.Diğer bir husus izinsiz camiyi terketme göreve gelmeme. Bunlardan başka, ses cihazlarını sonuna kadar açarak ezan ve namaz esnasında insanları rahatsız etmek her halde bence yapılmaması gereken davranışlardır ve kul hakkına girer.Siz diyanet yetkililerinden benim ricam il ve ilçelerdeki Müftülerimiz vasıtası ile cami görevlilerimizi uyararak, bu hususlara dikkat etmelerini sağlamaktır.

Zira Allah Rasülü ,zorlaştırmayın kolaylaştırın,korkutmayın müjdeleyin ve nefret ettirmeyinn sevdirin buyurmaktadır.Bu uyarı ve tebliği yaparken takip edeceğimiz metot ve usül de çok önemli.Zira Allah rasülü ; "Kavli leyyin" ile, yani yumuşak sözler ile tebliğ etmemizi buyurmaktadır.

Saygı dileklerimle tüm diyanet camiasını selamlarım.

Rafet Özcan

Emekli Eğitmci

AİNEYİ AYNA İÇİN DEĞİL GÜNEŞİ YANSITTIĞI İÇİN SEV

  İkinci Remiz: 

   Bazı eblehler var ki, güneşi tanımadıkları için, bir âyinede güneşi görse, âyineyi sevmeye başlar.

Şedid bir his ile onun muhafazasına çalışır.

Tâ ki içindeki güneşi kaybolmasın.

Ne vakit o ebleh; güneş, âyinenin ölmesiyle ölmediğini ve kırılmasıyla fena bulmadığını derketse, bütün muhabbetini gökteki güneşe çevirir.

O vakit anlar ki, âyinede görülen güneş; âyineye tâbi değil, bekası ona mütevakkıf değil.. belki güneştir ki, o âyineyi o tarzda tutuyor ve onun parlamasına ve nuruna meded veriyor.

Güneşin bekası onunla değil; belki âyinenin hayatdar parlamasının bekası, güneşin cilvesine tâbidir.

   Ey insan!

Senin kalbin ve hüviyet ve mahiyetin, bir âyinedir.

Senin fıtratında ve kalbinde bulunan şedid bir muhabbet-i beka, o âyine için değil ve o kalbin ve mahiyetin için değil.. belki o âyinede istidada göre cilvesi bulunan Bâki-i Zülcelal'in cilvesine karşı muhabbetindir ki, belâhet yüzünden o muhabbetin yüzü başka yere dönmüş.

Madem öyledir.

"Yâ Bâki Ente'l-Bâki" de.

Yani madem sen varsın ve bâkisin; fena ve adem ne isterse bize yapsın, ehemmiyeti yok!..

Mesnevi-i Nuriye - 176

29 Kasım 2025 Cumartesi

TEVHİD DAİR

    Tevhide dair dört küçük remizdir.

   Birinci Remiz: 

   Ey esbabperest insan!

Acaba garib cevherlerden yapılmış bir acib kasrı görsen ki, yapılıyor.

Onun binasında sarfedilen cevherlerin bir kısmı yalnız Çin'de bulunuyor.

Diğer kısmı Endülüs'te, bir kısmı Yemen'de, bir kısmı Sibirya'dan başka yerde bulunmuyor.

Binanın yapılması zamanında aynı günde şark, şimal, garb, cenubdan o cevherli taşlar kolaylıkla celbolup yapıldığını görsen; hiç şübhen kalır mı ki; o kasrı yapan usta, bütün Küre-i Arz'a hükmeden bir hâkim-i mu'cizekârdır.

   İşte herbir hayvan, öyle bir kasr-ı İlahîdir.

Hususan insan, o kasırların en güzeli ve o sarayların en acibidir.

Ve bu insan denilen sarayın cevherleri; bir kısmı âlem-i ervahtan, bir kısmı âlem-i misalden ve Levh-i Mahfuz'dan ve diğer bir kısmı da hava âleminden, nur âleminden, anasır âleminden geldiği gibi; hâcatı ebede uzanmış, emelleri semavat ve arzın aktarında intişar etmiş, rabıtaları, alâkaları dünya ve âhiret edvarında dağılmış bir saray-ı acib ve bir kasr-ı garibdir.

   İşte ey kendini insan zanneden insan!

Madem mahiyetin böyledir; seni yapan ancak o zât olabilir ki: Dünya ve âhiret birer menzil, arz ve sema birer sahife, ezel ve ebed dün ve yarın hükmünde olarak tasarruf eden bir zât olabilir.

Öyle ise insanın mabudu ve melcei ve halaskârı o olabilir ki; arz ve semaya hükmeder, dünya ve ukba dizginlerine mâliktir.

Mesnevi-i Nuriye - 175

27 Kasım 2025 Perşembe

YARINCILAR HELÂK OLUR

 ERTELEME HASTALIĞI   

Modern zaman insanın hastalıklarından bir tanesi de bir şeyleri erteleme hastalığıdır.

Şöyle bir düşündüğümüzde belki de şu an yapmamız gereken onlarca iş var. ‘Zaman yetmiyor artık, 24 saat az geliyor bana’ gibi bahanelerimiz hazırda bekliyor. Yapmamız gereken onlarca iş var, ama yapmak için vaktimizin olmadığını söyleriz hep. Bunun sebeplerinden bir tanesi de erteleme hastalığıdır. Yarın yaparım, daha çok zamanı var, günler torbaya mı girdi... Bahanelerin ardı arkası kesilmiyor. Gününde yapılmayan herbir şey sonraki günlere ekleniyor ve çığ gibi birikmiş iş yığınlarıyla karşılaşıyoruz. Sonra zamanın yetmediğinden yakınıyoruz. Burda iş kavramı kişiye göre değişebileceği gibi, kastetmek isteğim ertelenen her şeydir. Bir okul ödevi, okumak istediğimiz bir kitap, gitmek istediğimiz bir yer, araştırmak istediğimiz bir konu, evin işleri, aramak istediğimiz biri... 

Erteleme hastalığı insanın dünya hayatına da zarar veriyor, ama işin en önemli tarafı hiç şüphesiz ahiret hayatıdır. Özellikle  gençler en çok ibadetlerimizi erteliyoruz. 

Daha gencim namazımı başka zaman kılarım, daha yaşım kaç benim seneye oruç tutarım gibi ertelemeler insanın ahiret hayatını mahvetmesi yeterlidir. 

Üstad Bediüzzaman Said Nursî 21. Sözde şöyle söylüyor: Ey nefis! Bil ki, dünkü gün senin elinden çıktı. Yarın ise, senin elinde senet yok ki ona mâliksin. Öyle ise, hakikî ömrünü, bulunduğun gün bil; lâakal günün bir saatini, ihtiyat akçesi gibi, hakikî istikbal için teşkil olunan bir sandukça-i uhreviye olan bir mescide veya bir seccadeye at.

Erteleme hastalığına şifa olacak şeylerden biri de Üstad Bediüzzaman Said Nursî’nin dediği gibi hakikî ömrümüzü bugün bilmektir. Tek ve son şansımız bugün belki de. Ertelediğimiz ne varsa onu yapmak için bugünden başka günümüz yok. 

Peygamber Efendimiz (asm) şöyle buyuruyor: Yarıncılar helâk oldu. Demek ki erteleme hastalığı helâk olmamıza sebep olabilecek, bu kadar tehlikeli bir hastalıktır.

Cenab-ı Allah şöyle buyuruyor: Ertelemek ancak inkârda artıştır… (Tevbe Sûresi – 37) 

İmam Gazali ise şöyle bahsediyor erteleme hastalığından: Nice nefes alanlar vardır, aldıkları son nefesi geri vermeden ansızın ölüm onları yakalamıştır. Öyleyse gerçekte senin sahip olduğun sadece bir nefesten ibarettir; ne bir gün ve ne de bir saat! Bir nefesi bile geçirmeden Allah’a itaate ve tövbeye yönel. Belki de ikinci bir nefese erişemeden ölüm seni yakalar!

Ertelemekten kurtulmayı da ertelemeyelim. Bu hastalıktan kurtulmaya bugün başlayalım. Ertelediğimiz ne varsa bugün yapalım. Özellikle gençliğimize güvenip ibadetlerimizi ertelemeyelim. Ölüm her an kapımızda bekliyor, yarın her şey için çok geç olabilir.


SAĞLIĞIN VE BOŞVAKTİN KIYMETİNİ İYİ BİLELİM

 

Varlığının farkında olmadığınız şeyin yokluğunu çok çabuk hissedersiniz. 

Dişinizi düşünün... Çektirinceye kadar varlığının farkında değilken çektirince diliniz hep onun yerine gider ve her gittiğinde yokluğunu hissedersiniz. 

Allah Resûlü (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: 

"İki nimet vardır ki pek çok insan o ikisini değerlendirme konusunda aldanmıştır: Sağlık ve boş vakit."

(Buhârî, Rikak, 1; Tirmizî, Zühd, 1) 

Sağlıklı iken sanki bu bizim hakkımızmış ve zaten olması gereken buymuş gibi düşünerek sağlığın bir nimet olduğunun farkına varmayız. Ne zaman ki hasta oluruz, o zaman sağlığın ne büyük öneme sahip olduğunu anlarız. Kendi kendimize "hele bir iyileşeyim, bundan böyle sağlığıma çok dikkat edeceğim" deriz. Deriz demesine ama iyileşince bir süre sonra tekrar rutinimize geri döneriz. 

Herhangi bir meşguliyetimizin olmadığı zamanları cömertçe israf ederiz. İşlerimizi zamanında yapmayıp biriktiririz, artık baş edilmeyecek hale gelince "keşke zamanında yapsaymışım, bir daha asla bu şekilde biriktirmeyeceğim deriz. Deriz demesine de bir zaman sonra yine bildiğimizi okuruz. 

Hayat kime güzel bilir misiniz? 

Hayat, çok şeye sahip olanlara değil, her neye sahip ise onun kıymetini bilenlere güzeldir. Hayat, sahip olduklarının "nimet" olduğunun farkına varan ve bu nimetleri en güzel şekilde değerlendirebilenlere güzeldir.

Rabbimiz elimizde olanların farkına varıp bunları dünya ve âhiretimiz açısından en güzel şekilde değerlendirmeyi bizlere nasip eylesin. 



AFFEDERSEN AFFA UĞRARSIN !

 Kimler Affedemez?

1. Kalbinde biriktirenler

Bazı insanlar yaşadıkları her kırgınlığı bir deftere yazar gibi içlerinde tutarlar. Unutmazlar, unuttuklarını sansalar bile zaman zaman o defteri tekrar açarlar. Bu yük arttıkça affetmek zorlaşır.

2. Gururu kırılmaktan korkanlar

Gurur, affetmenin önündeki en büyük perdedir. “Affedersem küçülürüm” zanneden kişi, aslında kendi içindeki zincire esir olur. Oysa affetmek büyüklüktür.

3. Kendini daima haklı görenler

Her durumda haklı olduğuna inanan biri için affetmek, hatayı kabul etmek gibi görünür. Böyle olunca affetmek değil, hatta anlamak bile güçleşir.

4. Yaraları hâlâ kapanmamış olanlar

Bazı acılar tazedir, izleri derindir. Kalpteki yara kapanmadan affetmek gerçekten zor olabilir. Bu kişiler affetmek istemez değil; henüz hazır değildir.

5. Empati kuramayanlar

Karşıdaki insanın neden öyle davrandığını anlamaya çalışmayan, her şeyi sadece kendi açısından değerlendiren kişiler affetmekte zorlanır. Empati, affediciliğin kapısını aralayan anahtardır.

6. Kalbi dar olanlar

Bazı gönüller dardır; küçük meseleleri bile büyütür. Bu darlık zamanla hayatı da darlatır. Geniş bir kalbe sahip olanlar ise affetmeyi daha kolay başarır.

7. Allah’a dayanmayı unutmuş olanlar

Kimi zaman insan kendi gücüyle baş etmeye çalışır ve affetmek ona zor gelir. Oysa hakiki güç, Allah’a dayanarak kalbin yükünü O’na bırakabilmektir.

“Affedemeyen, yükü kendi sırtında taşır; affeden ise esaretten kurtulur hür olur." 

Rafet Özcan

26 Kasım 2025 Çarşamba

TERÖR VE ÇARESİ

 Bediüzzamana göre;

 Terörden kurtulmanın çaresi şu beş esastır:

“Bu milletin ve bu vatanın hayat-ı içtimaiyesini anarşilikten(Terörden) kurtarmak ve büyük tehlikelerden halâs etmek için beş esas lâzımdır ve zarurîdir

Birincisi: Merhamet

İkincisi: Hürmet

Üçüncüsü: Emniyet

Dördüncüsü: Haramı helâli bilip haramdan çekinmek.

Beşincisi: Serseriliği bırakıp itaat etmektir.


Toplum hayatında anarşizmi ortadan kaldırıp emniyet ve asayişi temin edecek şu beş esas lâzım ve zaruridir: “Hürmet, merhamet, haramdan çekinmek, emniyet, serseriliği bırakıp itaat etmek”. Bu düsturlar toplumda yeterince makes bulmazsa Allah korusun anarşi, terör, şiddet, kin ve nefret toplumu haline dönüşebiliriz. Bediüzzaman, bu vatan ve bu milletin ve milletin seçtiği hükümetlerin Risale-i Nur’un dindarane ve hakperestane düsturlarına muhtaç olduğunu ifade eder.


Bediüzzaman Said Nursî’nin telif etmiş olduğu Risale-i Nurlar’ı okuyan, bununla imanlarını kurtaran insanlar, bu beş esası öğreniyor ve tatbik ediyorlar.


Nursî bunun örneğini de kendisi veriyor ve şöyle diyor: ”Emniyet-i ihlâl vehmiyle bize ihanet etmek ve teveccüh-ü ammeyi kırmak kastıyla tahkirkârâne, aldanmış mahdut adamların bed muamelelerine mukabil, hadsiz ehl-i hakikatin ve nesl-i atinin takdirkârane alkışlamaları var diye ihtar edildi.”


“Bunun bir numunesi Denizli Hapishanesi’dir. Oraya Nurlar ve mahpuslar için yazılan Meyve Risalesi girmesiyle, üç dört ay zarfında iki yüzden ziyade o mahpuslar öyle fevkalâde itaatli, dindarane bir salâh-ı hal aldılar ki, üç dört adamı öldüren bir adam, tahta bitlerini öldürmekten çekiniyordu. Tam merhametli, zararsız, vatana nafi bir uzuv olmaya başladı. Hatta resmî memurlar bu hâle hayretle ve takdirle bakıyordular. Hem daha hüküm almadan bir kısım gençler dediler: ‘Nurcular hapiste kalsalar, biz kendimizi mahkûm ettireceğiz ve ceza almaya çalışacağız, ta onlardan ders alıp onlar gibi olacağız, onların dersiyle kendimizi ıslâh edeceğiz.”1


Sağlam bir iman dersi alan insanlar, cani de olsalar, merhametli bir insan haline dönüşüyor. O halde anarşi ve terörden kurtulmanın çaresi, insanları dinsizliğe, inançsızlığa ve ahlâksızlığa sevk etmek değil, imana, dini öğrenmeye sevk etmektir. İnsanların dinlerini öğrenmeleri ve hayatları ne kadar serbest olursa, bu ülkedeki asayiş ve huzur da o kadar güzel olacaktır. Hapishanelere doldurulan insanlara Risale-i Nur eserlerinden beslenenler, eğitimci olarak gönderilse, hapishaneler birer ıslâh evine ve bir okula dönüşür.


Dinin en önemli esaslarından biri hürmet, diğeri de merhamettir.


Bu esasların ciddî anlamda sarsıldığını ifade eden Bediüzzaman, bazı yerlerde, biçare ihtiyarlar, peder ve valideler hakkında dehşetli boyutlara vardığını ve son derece acı neticeler verdiğini dile getiriyor ve şöyle diyor:


“Cenâb-ı Hakk’a şükür ki, Risale-i Nur, bu müthiş tahribata karşı girdiği yerlerde mukavemet ediyor, tamir ediyor. Zülkarneyn seddinin yıkılmasıyla Ye’cüc ve Me’cüclerin dünyayı fesada vermesi gibi, Muhammed’e (asm) ait olan Kur’ân seddinin sarsılmasıyla Ye’cüc ve Me’cüc’den daha müthiş olarak ahlâkta ve hayatta zulmetli bir anarşistlik ve zulümlü bir dinsizlik fesada ve ifsada başlıyor. 2


Bediüzzaman’a göre terörün ve şiddet, insanın kalbinden merhametin ve şefkatin çıkmasından ortaya çıkmaktadır. Ona göre, “kalb-i insanîden hürmet ve merhamet çıksa, akıl ve zekâvet, o insanları gayet dehşetli ve gaddar canavarlar hükmüne geçirir, daha siyasetle idare edilmez.”3 İnsan tabiatı itibariyle medenîdir; yani başkasının haklarına karşı saygılı davranır, onlara karşı hürmetli ve merhametli olur. Eğer başkalarının haklarına saygı göstermeyen birisi varsa mutlaka onun kalbinden hürmet ve merhamet çıkmıştır. İnsanın kalbinde merhamet olmayınca başındaki akıl ve zekâ onu en müthiş bir canavar haline getirebilir.


Anarşi, aile, toplum ve devlet düzeninin yok edilmesini amaçlıyor. Anarşinin sebebi, inanç ve dinden uzaklaşmadır. Sağlam bir Allah inancından ve O’nun göndermiş olduğu İslâm dininden uzaklaştırılan bir insanın bir başka dine girmesi mümkün değildir. İslâm’ın zincirinden çıkan bir insan, anarşist olur, toplum için öldürücü bir zehir olur. Aile, toplum ve devletin düzenini yıkmak, yok etmek ister. Bu tür insanların kalplerinde, merhamet, hürmet duyguları kalkar. Güvenilir bir insan olmaktan çıkarlar. Helâl ve haram tanımazlar. Serkeş ve isyankâr olurlar. Said Nursî’ye göre anarşi kanserinin reçetesi sağlam bir iman ve dinin hükümleridir.

Alıntı

MÜSLÜMAN DÜNYAYI SEVMİYOR MU?

 Ey divane baş ve bozuk kalb!

Zanneder misin ki, "Müslümanlar dünyayı sevmiyorlar veyahud düşünmüyorlar ki, fakr-ı hale düşmüşler ve ikaza muhtaçtırlar; tâ ki dünyadan hissesini unutmasınlar." Zannın yanlıştır, tahminin hatadır.

Belki hırs şiddetlenmiş, onun için fakr-ı hale düşüyorlar.

Çünki mü'minde hırs, sebeb-i hasarettir ve sefalettir.

اَلْحَر۪يصُ خَائِبٌ خَاسِرٌ durub-u emsal hükmüne geçmiştir.

Evet insanı dünyaya çağıran ve sevkeden esbab çoktur.

Başta nefis ve hevası ve ihtiyaç ve havâssı ve duyguları ve şeytanı ve dünyanın surî tatlılığı ve senin gibi kötü arkadaşları gibi çok dâîleri var.

Halbuki bâki olan âhirete ve uzun hayat-ı ebediyeye davet eden azdır.

Eğer sende zerre mikdar bu bîçare millete karşı hamiyet varsa ve ulüvv-ü himmetten dem vurduğun yalan olmazsa, hayat-ı bâkiyeye yardım eden azlara imdad etmek lâzım gelir.

Yoksa o az dâîleri susturup, çoklara yardım etsen şeytana arkadaş olursun.

   Âyâ zanneder misin ki; bu milletin fakr-ı hali, dinden gelen bir zühd ve terk-i dünyadan gelen bir tenbellikten neş'et ediyor.

Bu zanda hata ediyorsun.

Acaba görmüyor musun ki, Çin ve Hind'deki Mecusi ve Berahime ve Afrika'daki zenciler gibi, Avrupa'nın tasallutu altına giren milletler bizden daha fakirdirler.

Hem görmüyor musun ki, zarurî kuttan ziyade müslümanların elinde bırakılmıyor.

Ya Avrupa kâfir zalimleri veya Asya münafıkları, desiseleriyle ya çalar veya gasbediyor.    Sizin cebren böyle ehl-i imanı mimsiz medeniyete sevketmekteki maksadınız, eğer memlekette asayiş ve emniyeti temin ve kolayca idare etmek ise, kat'iyyen biliniz ki; hata ediyorsunuz, yanlış yola sevkediyorsunuz.

Çünki itikadı sarsılmış, ahlâkı bozulmuş yüz fâsıkın idaresi ve onlar içinde asayiş temini, binler ehl-i salahatın idaresinden daha müşkildir.

   İşte bu esaslara binaen ehl-i İslâm, dünyaya ve hırsa sevk olunmaya ve teşvik edilmeye muhtaç değildirler.

Terakkiyat ve asayişler, bununla temin edilmez.

Belki mesaîlerin tanzimine ve mabeynlerindeki emniyetin tesisine ve teavün düsturunun teshiline muhtaçtırlar.

Bu ihtiyaç da, dinin evamir-i kudsiyesiyle ve takva ve salabet-i diniye ile olur.

Mesnevi-i Nuriye - 160

25 Kasım 2025 Salı

NİCELİK DEĞİL, NİTELİK ÖNEMLİ

  ALTINCI NOTA: 

   Ey kâfirlerin çokluklarından ve onların bazı hakaik-i imaniyenin inkârındaki ittifaklarından telaşa düşen ve itikadını bozan bîçare insan!

Bil ki: Kıymet ve ehemmiyet, kemmiyette ve aded çokluğunda değil.

Çünki insan eğer insan olmazsa, şeytan bir hayvana inkılab eder.

İnsan, bazı firenkler ve firenk-meşrebler gibi ihtirasat-ı hayvaniyede terakki ettikçe, daha şiddetli bir hayvaniyet mertebesini alır.

Sen görüyorsun ki; hayvanatın kemmiyet ve aded itibariyle hadsiz bir çokluğu varken, ona nisbeten insan gayet az iken, umum enva'-ı hayvanat üstünde sultan ve halife ve hâkim olmuştur.

İşte muzır kâfirler ve kâfirlerin yolunda giden sefihler, Cenab-ı Hakk'ın hayvanatından bir nevi habîslerdir ki, Fâtır-ı Hakîm onları dünyanın imaratı için halketmiştir.

Mü'min ibadına ettiği nimetlerin derecelerini bildirmek için, onları bir vâhid-i kıyasî yapıp, âkıbette müstehak oldukları Cehennem'e teslim eder.

Mesnevi-i Nuriye - 158

GAFLET HİSSİ İPTAL EDER

 Gaflet, hissi ibtal ediyor.

Ve bu zamanda öyle bir derecede ibtal-i his etmiş ki, bu elîm elemin acısını ehl-i medeniyet hissetmiyorlar.

Fakat hassasiyet-i ilmiyenin tezayüdüyle ve her günde otuzbin cenazeyi gösteren mevtin ikazatıyla o gaflet perdesi parçalanıyor.

Ecnebilerin tağutlarıyla ve fünun-u tabiiyeleriyle dalalete gidenlere ve onları körükörüne taklid edip ittiba edenlere binler nefrin ve teessüfler!

   Ey bu vatan gençleri!

Firenkleri taklide çalışmayınız!

Âyâ, Avrupa'nın size ettikleri hadsiz zulüm ve adavetten sonra, hangi akıl ile onların sefahet ve bâtıl efkârlarına ittiba edip emniyet ediyorsunuz?

Yok!

Yok!

Sefihane taklid edenler, ittiba değil, belki şuursuz olarak onların safına iltihak edip kendi kendinizi ve kardeşlerinizi i'dam ediyorsunuz.

Âgâh olunuz ki, siz ahlâksızcasına ittiba ettikçe, hamiyet davasında yalancılık ediyorsunuz!..

Çünki şu surette ittibaınız, milliyetinize karşı bir istihfaftır ve millete bir istihzadır!..

هَدٰينَا اللّٰهُ وَ اِيَّاكُمْ اِلَى الصِّرَاطِ الْمُسْتَق۪يمِ

Mesnevi-i Nuriye - 157

24 Kasım 2025 Pazartesi

ELLERİ ÖPÜLESİ ÖĞRETMENLER

 ÖĞRETMENİM ! 

Öğretmenim siz;
Bizleri aydınlatan bir nur,
Sönmeyen bir güneş,bir ışıksınız.
Öyle bir ışık ki;
Bu ışığa herkes muhtaç.
Öyle bir nur ki;
Bu nura herkes hasret.
Öğretmenim siz;
Öyle bir Cevher'siniz ki;
Kıymetinizi ancak, 
Bu ışığa muhtaç olanlar bilir.
Siz öyle bir değersiniz ki;
Bunu ancak öğrenci anlar.
Yine siz, öyle birisiniz ki;
 Öğretmensiniz .
Öğretmenim siz;
Bir rehber ve öndersiniz.
Siz muhtaçlara elini uzatan,
Yardım seversiniz.
Öğretmenim siz ;
Bizler için her şeysiniz.
Öyle ki; Okumayı,yazmayı,
Vatanımızı,bayrağımızı,
Dinimizi sevmeyi ve
Mutlu insan olmayı, 
Bize siz öğrettiniz.
Çünkü siz, hep mutluluk duyup,
Mutlu insan oldunuz.
Siz gönülleri okşayan,
Sevgililer sevgilisinin dostu,
En büyük insan,öğretmensiniz.
Biz biliyoruz ki;
Bir harf öğretene köle olunur.
Ama siz bize köle olmayı değil,
Efendi olmayı öğrettiniz.
Size ne kadar minnet duysak azdır.
Zira siz,elleri öpülen öğretmensiniz. 

 Rafet ÖZCAN

23 Kasım 2025 Pazar

ÖĞRETMEN VE ÖĞRETMENLİK

 Öğretmenlik Davaya Adanmış Bir Meslektir

Öğretmenlik, sadece bir meslek değildir; bir adalet, bir şefkat, bir emanet ve bir dava işidir. Öğretmen, kalplere ve zihinlere dokunarak geleceği şekillendiren kişidir. Çünkü bir çocuğun yüreğine düşen ışık, bir milletin istikbalini aydınlatır.

Gerçek öğretmen, görevini bir memuriyet olarak değil, bir sorumluluk ve bir hizmet olarak görür. Öğrencisini sadece bilgiyle değil; ahlakla, sabırla, sevgiyle, doğrulukla yoğurur. Bir cümlesi, bir bakışı, bir duası bile yıllar sonra meyve verir.

Bu yönüyle öğretmenlik, dünyevi bir karşılığa sığmayacak kadar büyük ve derin bir vazifedir. Davaya adanmış bir kalp ister; gayret, fedakârlık ve samimiyet ister.

Bir bahçıvan gibi her öğrencinin fidanına ayrı özen gösterir.
Bir mimar gibi genç neslin karakterini inşa eder.
Bir rehber gibi önlerine ışık tutar.

Ve bilir ki:
"Bir gencin kurtuluşu, bir milletin kurtuluşudur."

Bu sebeple öğretmenlik, yalnızca sınıflarda değil; kalplerde yürütülen büyük bir hizmettir. Bu dava, gönülden gönüle taşınan, her nesilde yeniden yeşeren bir emanettir.

Toplumu ayakta tutan gizli kahramanlar öğretmenler

Her büyük insanın arkasında mutlaka bir öğretmenin dokunuşu vardır.
Bir doktorun, bir mühendisin, bir sanatçının, bir âlimin… Hepsi önce bir öğretmenin yüreğinde yeşerir.

Bu yüzden öğretmenler, toplumun sessiz kahramanlarıdır.
Ne makam isterler, ne alkış…
Onlar için en büyük ödül, yıllar sonra yetişen bir öğrencinin “Hocam, sayenizde ben bugün buradayım” demesidir.

Sonuç

Öğretmenlik bir görev değil; bir inanç, bir hizmet, bir davadır.
Bu davayı gönülden taşıyan öğretmenler, yarınları imar eden gerçek mimarlardır.

Rabbim tüm öğretmenlerimizin yolunu açık, gayretlerini bereketli eylesin.
Onlara sabır, sevgi ve hikmet versin.
Çünkü bir milletin kaderi, onların yüreğinde saklıdır.



ÇEŞİTLİ ALEMLER VARDIR

  İ'lem Eyyühel-Aziz!

   Âlem-i ziya, âlem-i hararet, âlem-i hava, âlem-i kehrüba, âlem-i elektrik, âlem-i cezb, âlem-i esîr, âlem-i misal, âlem-i berzah gibi âlemler arasında müzahame ve yer darlığı yoktur.

Bu âlemler, hepsi de ihtilalsiz, müsademesiz küçük bir yerde içtima ederler.

   Kezalik pek geniş gaybî âlemlerin de bu küçük arzda içtimaları, mümkündür.

Evet hava, su, insanın yürüyüşüne, cam ziyanın geçmesine, şuâın röntgen vasıtasıyla kesif cisimlere bile nüfuzuna ve akıl nuruna, melek ruhuna, demirin içine hararetin akmasına, elektriğin cereyanına bir mani' yoktur.

   Kezalik bu kesif âlemde ruhanîleri deverandan, cinnîleri cevelandan, şeytanları cereyandan, melekleri seyerandan men'edecek bir mani yoktur.

Mesnevi-i Nuriye - 138

GERDANLIK GİBİ NİMETLER

  İ'lem Eyyühel-Aziz!

   Cenab-ı Hak seni ademden vücuda ve vücudun pek çok eşkâl ve vaziyetlerinden en yükseği müslim sıfatıyla insan suretine getirmiştir.

Mebde-i hareketin ile son aldığın suret arasında müteaddid vaziyetlerin, menzillerin ve etvar ve ahvalin herbirisi sana ait nimetler defterine kaydedilmiştir.

Bu itibarla, senin geçirmiş olduğun zaman şeridine elmas gibi nimetler dizilmiş, tam bir gerdanlık veya nimetlerin enva'ına bir fihriste şeklini veriyor. Binaenaleyh geçirmiş olduğun vücudun her menzilinde ve vaziyetinde, etvarında, ahvalinde: "Nasıl bu nimete vâsıl oldun?

Ne ile müstehak oldun?

Ve şükründe bulundun mu?" diye suale çekileceksin.

Çünki vukua gelen haller suale tâbidir.

Amma imkânda kalıp vukua gelmeyen şeyler suale tâbi değildir.

Geçirmiş olduğun ahval, vukuattır.

Gelecek ahvalin ademdir.

Vücud mes'uldür, adem ise mes'ul değildir.

Öyle ise, mazide şükrünü eda etmediğin nimetlerin şükrünü kaza etmek lâzımdır.

Mesnevi-i Nuriye - 136

ALLAH'A TEVEKKÜL ET

  İ'lem Eyyühel-Aziz!

   Allah'a tevekkül edene Allah kâfidir.

Allah, kâmil-i mutlak olduğundan lizâtihî mahbubdur.

Allah mûcid, vâcibü'l-vücud olduğundan kurbiyetinde vücud nurları, bu'diyetinde adem zulmetleri vardır.

Allah melce ve mencedir.

Kâinattan küsmüş, dünya zînetinden iğrenmiş, vücudundan bıkmış ruhlara melce ve mence odur.

Allah bâkidir, âlemin bekası ancak onun bekasıyladır.

Allah mâliktir, sendeki mülkünü senin için saklamak üzere alıyor.

Allah ganiyy-i muğnidir, her şeyin anahtarı ondadır.

Bir insan Allah'a hâlis bir abd olursa, Allah'ın mülkü olan kâinat, onun mülkü gibi olur.

   İ'lem Eyyühel-Aziz!

   Aklı başında olan insan, ne dünya umûrundan kazandığına mesrur ve ne de kaybettiği şeye mahzun olmaz.

Zira dünya durmuyor, gidiyor.

İnsan da beraber gidiyor.

Sen de yolcusun.

Bak, ihtiyarlık şafağı, kulakların üstünde tulû' etmiştir.

Başının yarısından fazlası beyaz kefene sarılmış.

Vücudunda tavattun etmeye niyet eden hastalıklar, ölümün keşif kollarıdır.

Maahâzâ, ebedî ömrün önündedir.

O ömr-ü bâkide göreceğin rahat ve lezzet, ancak bu fâni ömürde sa'y ve çalışmalarına bağlıdır.

Senin o ömr-ü bâkiden hiç haberin yok.

Ölüm sekeratı uyandırmadan evvel uyan!

Mesnevi-i Nuriye - 130

21 Kasım 2025 Cuma

KABİR NEDİR ?

  İ'lem Eyyühel-Aziz!

Kabir, âlem-i âhirete açılmış bir kapıdır.

Arka ciheti rahmettir, ön ciheti ise azabdır.

Bütün dost ve sevgililer o kapının arka cihetinde duruyorlar.

Senin de onlara iltihak zamanın gelmedi mi?

Ve onlara gidip onları ziyaret etmeğe iştiyakın yok mudur?

Evet vakit yaklaştı.

Dünya kazuratından temizlenmek üzere bir gusül lâzımdır.

Yoksa onlar istikzar ile ikrah edeceklerdir.

   Eğer İmam-ı Rabbanî Ahmed-i Farukî bugün Hindistan'da hayattadır diye ziyaretine bir davet vuku' bulsa, bütün zahmetlere ve tehlikelere katlanarak ziyaretine gideceğim.

Binaenaleyh İncil'de "Ahmed", Tevrat'ta "Ahyed" Kur'anda "Muhammed" ismiyle müsemma, iki cihanın güneşi, kabrin arka tarafında milyonlarca Farukî Ahmedler ile muhat olarak sâkindir.

Onların ziyaretlerine gitmek için niye acele etmiyoruz?

Geri kalmak hatadır.

   Şu esasata dikkat lâzımdır: 

   1- Allah'a abd olana her şey müsahhardır.

Olmayana her şey düşmandır.

   2- Her şey kader ile takdir edilmiştir.

Kısmetine razı ol ki, rahat edesin.

   3- Mülk Allah'ındır.

Sende emaneten duruyor.

O emaneti ibka edip senin için muhafaza edecek.

Sende kalırsa, meccanen zâil olur gider.

   4- Devam olmayan bir şeyde lezzet yoktur.

Sen zâilsin.

Dünya da zâildir.

Halkın dünyası da zâildir.

Kâinatın şu şekl-i hazırı da zâildir.

Bunlar sâniye ve dakika ve saat ve gün gibi birbirini takiben zevale gidiyorlar.

   5- Âhirette seni kurtaracak bir eserin olmadığı takdirde, fâni dünyada bıraktığın eserlere de kıymet verme.

Mesnevi-i Nuriye - 129

GÜNAHLAR DEVAM EDERSE KÜFÜR TOHUMLARI YEŞERİR

  İ'lem Eyyühel-Aziz!

 Masiyetin mahiyetinde, bilhâssa devam ederse, küfür tohumu vardır.

Çünki o masiyete devam eden, ülfet peyda eder.

Sonra ona âşık ve mübtela olur.

Terkine imkân bulamayacak dereceye gelir.

Sonra o masiyetinin ikaba mûcib olmadığını temenniye başlar.

Bu hal böylece devam ettikçe, küfür tohumu yeşillenmeye başlar.

En-nihayet, gerek ikabı ve gerek dârü'l-ikabı inkâra sebeb olur.

   Ve keza masiyete terettüb eden hacaletten dolayı, o masiyetin masiyet olmadığını iddia etmekle, o masiyete muttali olan melekleri bile inkâr eder.

Hattâ şiddet-i hacaletten yevm-i hesabın gelmeyeceğini temenni eder.

   Şayet yevm-i hesabı nefyeden edna bir vehmi bulursa, o vehmi kocaman bir bürhan addeder.

En-nihayet nedamet edip terketmeyenlerin kalbi küsufa tutulur, mahvolur gider.

-El'iyazü billah-

Mesnevi-i Nuriye - 126

ZALİM,CAHİL VE NANKÖR

 “Zalim, cahil ve nankör” nitelikleri kişileri etiketlemek için değil, bu vasıfları taşıyan davranışları tanımlamak için kullanılır. Yani bir insan tamamen “zalim” değildir; ancak zalimce davranış gösterebilir. Aynı şekilde “cahil ve nankörlük” de bir hâl, bir tavırdır.

Aşağıda kimler zalim, kimler cahil, kimler nankör sayılır? sorusunun en sade ve sağlam cevabı vardır:

1. Kimler “zalim” sayılır?

Zulüm; haddi aşmak, hakka tecavüz etmektir.

Zalim olanlar:

Başkalarının hakkını yiyenler

Gücü olup adaleti uygulamayanlar

İnsanları inciten, gönül kıranlar

Kendisine emanet edilen görevi kötüye kullananlar

Kendi nefsine zarar verenler (günahı küçük gören, kendini mahveden davranışlar)

Zalimlik sadece başkasına zarar değil, kendi ruhuna zarar vermek de zulümdür.

2. Kimler “cahil” sayılır?

Buradaki cehalet, bilgisizlikten çok, hakikati bile bile terk etmektir.

Cahil olanlar:

Doğruyu bildiği hâlde yapmayanlar

Duygularıyla hareket edip sonuç düşünmeyenler

Nefsinin peşine takılıp aklı ve hikmeti arka plana atanlar

Öğrenmeye kapalı olanlar

Yanlışta ısrar eden ve uyarıları önemsemeyenler

Yani “cahil”, sadece okuma bilmeyen değil; gerçeği bile bile yanlış seçen kişidir.

3. Kimler “nankör” sayılır?

Nankörlük, nimetin farkında olmamak ve iyiliği unutmak demektir.

Nankör olanlar:

Kendisine yapılan iyilikleri hiç hatırlamayanlar

Her şeyden şikâyet eden, sahip olduklarını küçük görenler

Nimeti kendinden bilen, teşekkür etmeyenler

Bir sıkıntı gelince bütün hatırladıklarını unutanlar

Şükretmeyen ve paylaşmayanlar

Nankörlük, kalpteki körlüktür; nimet çoktur, ama görebilme azdır.

Özet

Zalim → Hakka riayet etmeyen, inciten, haddini aşan

Cahil → Gerçeği bilip uygulamayan, düşünmeden yaşayan

Nankör → Nimeti ve iyiliği unutan, teşekkür bilmeyen

Bunlar insanın düşebileceği kötü hâllerdir.
İnsan bu vasıfları taşıyabilir; ama tövbe, ilim ve şükürle bu hâllerden tamamen uzaklaşabilir.


GAFLET HALİ NEDİR ?

 Gaflet, insanın hakikati, görevini, Rabbini, kendi özünü ve akıbetini unutması demektir.

Yani önemli olanı bırakıp önemsizi büyütmek; geçici olana dalıp ebedî olanı gözden kaçırmaktır.Gaflette olmak, insanın uyanık olması gereken hâlde uyur gibi yaşaması, kalbin ve aklın körelmesi hâlidir.

Aşağıda konuyu en sade şekilde açıklıyorum:

1. Gaflet nedir?

Gaflet; farkında olmamak, unutmak, dalgınlık hâli demektir.

İnsan:

Neyin doğru olduğunu bildiği hâlde önemsemiyorsa,

Dünya telaşı onu asıl görevlerinden uzaklaştırıyorsa,

Kalbi uyarılara karşı duyarsızlaştıysa,

Ölümü, hesabı, sorumluluğu düşünmüyorsa,
gaflet hâlindedir.

Gaflet, “bilmiyorum” hâli değil; biliyorsun ama yaşamıyorsun hâlidir.


2. İnsan neden gaflete düşer?

Gaflet, fıtratta bulunan bir zayıflıktır. İnsan şu sebeplerle gaflete kapılır:

Dünyanın geçici zevklerine dalmak

Nefsin isteklerine teslim olmak

Sürekli meşguliyet içinde kalmak

Acelecilik ve dikkatsizlik

Hakikati ertelemek

Kalbin manevi besinlerden uzak kalması

Bu hâl devam ederse insan, doğru ile yanlışı ayıramaz hâle gelir.


3. Gafletin belirtileri

Bir insan gafletteyse:

Nimetlerin farkına varmaz, şükretmez

Kalbi kolay kırılır ama kendisi de kolayca kırar

Hayatın anlamını düşünmez

Yaptıklarının hesabını hiç aklına getirmez

Ölümü ve ahireti uzak sanır

Nefsinin peşinden gider

Gaflet, kalbin sislenmesidir.


4. Gafletten nasıl uyanılır?

Gaflet bir kader değildir; insan uyanabilir. Bunun yolları:

Tefekkür (kendini, hayatı, ölümü düşünmek)

Zikir ve ibadet

İlim öğrenmek

Salih kişilerle beraber olmak

Nimetleri saymak ve şükretmek

Sorumluluk bilincini diri tutmak

Sonuç

Gaflet, insanı zalim, cahil ve nankör hâline getiren kök problemdir.
Uyanış ise insana merhamet, basiret ve şükür kazandırır.
İnsanın kıymeti, gafleti fark edip uyanmasıyla ortaya çıkar.