31 Ekim 2025 Cuma

KUR'AN ALLAH KELAMIDIR

 KUR'AN NEDİR ?

   Şu kitab-ı kebir-i kâinatın bir tercüme-i ezeliyesi.

   Ve âyât-ı tekviniyeyi okuyan mütenevvi dillerinin tercüman-ı ebedîsi.

   Ve şu âlem-i gayb ve şehadet kitabının müfessiri.    Ve zeminde ve gökte gizli esma-i İlahiyenin manevî hazinelerinin keşşafı.

   Ve sutûr-u hâdisatın altında muzmer hakaikin miftahı.

   Ve âlem-i şehadette âlem-i gaybın lisanı.

   Ve şu âlem-i şehadet perdesi arkasında olan âlem-i gayb cihetinden gelen iltifatat-ı ebediye-i Rahmaniye ve hitabat-ı ezeliye-i Sübhaniyenin hazinesi.

   Ve şu İslâmiyet âlem-i manevîsinin güneşi, temeli, hendesesi.

   Ve avâlim-i uhreviyenin mukaddes haritası.

   Ve zat ve sıfât ve esma ve şuun-u İlahiyenin kavl-i şârihi, tefsir-i vâzıhı, bürhan-ı kàtı'ı, tercüman-ı sâtıı.

   Ve şu âlem-i insaniyetin mürebbisi.

   Ve insaniyet-i kübra olan İslâmiyet'in mâ ve ziyası.

   Ve nev-i beşerin hikmet-i hakikiyesi.

   Ve insaniyeti saadete sevk eden hakiki mürşidi ve hâdîsi.

   Ve insana hem bir kitab-ı şeriat

   hem bir kitab-ı dua

   hem bir kitab-ı hikmet

   hem bir kitab-ı ubudiyet

   hem bir kitab-ı emir ve davet

   hem bir kitab-ı zikir

   hem bir kitab-ı fikir

KUR'AN 

   Bütün âlemlerin Rabb'i itibarıyla Allah'ın kelâmıdır.

   Hem bütün mevcudatın İlahı unvanıyla Allah'ın fermanıdır.

   Hem bütün semavat ve arzın Hâlık'ı namına bir hitaptır.

   Hem rububiyet-i mutlaka cihetinde bir mükâlemedir.    Hem saltanat-ı âmme-i Sübhaniye hesabına bir hutbe-i ezeliyedir.

   Hem rahmet-i vâsia-i muhita nokta-i nazarında bir defter-i iltifatat-ı Rahmaniyedir.

   Hem uluhiyetin azamet-i haşmeti haysiyetiyle, başlarında bazen şifre bulunan bir muhabere mecmuasıdır.

   Hem ism-i a'zamın muhitinden nüzul ile arş-ı a'zamın bütün muhatına bakan ve teftiş eden hikmet-feşan bir kitab-ı mukaddestir.

   Ve şu sırdandır ki "kelâmullah" unvanı kemal-i liyakatle Kur'an'a verilmiş ve daima da veriliyor.

TOHUM OLACAK ÇEKİRDEK

  İ'lem Eyyühel-Aziz!

   Tohum olacak bir habbenin kalbi, yani içi delindiği zaman, elbette sünbüllenip neşv ü nema bulamaz; ölür gider.

Kezalik ene ile tabir edilen enaniyetin kalbi, Allah Allah zikrinin şuâ ve hararetiyle yanıp delinirse, büyüyüp gafletle firavunlaşamaz.

Ve Hâlık-ı Semavat ve Arz'a isyan edemez.

O zikr-i İlahî sayesinde, ene mahvolur.

   İşte Nakşibendîler, zikir hususunda ittihaz ettikleri zikr-i hafî sayesinde kalbin fethiyle, ene ve enaniyet mikrobunu öldürmeğe ve şeytanın emirberi olan nefs-i emmarenin başını kırmağa muvaffak olmuşlardır.

Kezalik Kàdirîler de zikr-i cehrî sayesinde tabiat tağutlarını târumâr etmişlerdir.

Mesnevi-i Nuriye - 103

ZAMAN CEMAAT ZAMANI

 Zaman cemaat zamanıdır.

Cemaatın ruhu olan şahs-ı manevî daha metindir ve tenfiz-i ahkâm-ı şer'iyeye daha ziyade muktedirdir.

Halife-i şahsî, ancak ona istinad ile vezaifi deruhde edebilir.

Cemaatın ruhu olan şahs-ı manevî eğer müstakim olsa, ziyade parlak ve kâmil olur.

Eğer fena olsa, pek çok fena olur.

Ferdin, iyiliği de fenalığı da mahduddur.

Cemaatin ise gayr-ı mahduddur.

Harice karşı kazandığınız iyiliği, dâhildeki fenalıkla bozmayınız.

Bilirsiniz ki ebedî düşmanlarınız ve zıdlarınız ve hasımlarınız, İslâmın şeairini tahrib ediyorlar.

Öyle ise zarurî vazifeniz, şeairi ihya ve muhafaza etmektir.

Yoksa şuursuz olarak şuurlu düşmana yardımdır.

Şeairde tehavün, zaaf-ı milliyeti gösterir.

Zaaf ise düşmanı tevkif etmez, teşci' eder...

حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ ٭ نِعْمَ الْمَوْلٰى وَنِعْمَ النَّص۪يرُ

Mesnevi-i Nuriye - 102

30 Ekim 2025 Perşembe

HUZUR VE MUTLULUK AİLE İLE BAŞLAR

 Aile ve aile bireylerinin sorumlulukları !

Aile; Anne, baba, çocuklar varsa büyük anne büyük babadan meydana gelir.Aile bireyleri olarak, ailemize karşı bir takım sorumluluklarımız vardır.Sevinçlerimizi paylaşır, iyi günlerimizde hep birlikte güler, eğleniriz ve sıkıntılı günlerimizde hep beraber üzülür, sorunlarımıza hep beraber çözümler ararız. Sevinçler paylaşılınca artar, sevinçlerimizi ailece paylaşarak daha çok seviniriz. Aynı şekilde üzüntülerimizi, paylaştıkça daha kolay unuturuz.

Hepimiz sevmeyi, sevilmeyi, saygılı olmayı, tabiatı, hayvanları, insanları sevmeyi ailemizden öğreniriz. Küçüklerimizi sevmeyi, büyüklerimizi saymayı bize ailemiz öğretir. Toplum içinde nasıl davranmamız gerektiğini, kötülüklerden nasıl korunacağımızı ailemizden öğreniriz.

Aile bir erkek ve kadın ile varsa çocuklardan oluşur demiştik, aile içinde çocukların ayrı bir yeri vardır. Dinimize göre çocuklar, anne babaya Allah’ın bir emanetidir. Çünkü, Allah çocuklar için şöyle buyuruyor:

“Servet ve oğullar, dünya hayatının süsüdür;..”(Kehf, 18/46)

diyor. Aynı şekilde, Kur’an-ı kerim’de anne-babaların şöyle dua etmesi istenmektedir:

“(Rabbimiz! Bize, gözümüzü aydınlatacak eşler ve zürriyetler bağışla ve bizi takva sahiplerine önder kıl!..”(Furkan, 25/74)

 Çocukları topluma faydalı bir insan olarak yetiştirmek, onların başta gelen görevlerindendir. Sevgili Peygamberimiz (asm) şöyle buyurmuştur:

“Hiçbir anne baba, çocuğuna güzel terbiyeden daha üstün bir bağışta bulunamaz.”(Tirmizî, Birr 33.)

Aynı anne babadan ya da anne veya babaları bir olan çocuklara kardeş denilir. Kardeşler arasındaki ilişkilerin temelinde de sevgi ve saygı olmalıdır. Böylece, birbirlerini seven ve sayan kardeşler, kendi aralarında iyi geçinirler.

Kardeşler, birbirlerini tamamlayan bir bütünün parçaları gibidir. Hiçbir şey, bu birliği bozmamalı, kardeşleri birbirlerinden uzaklaştırmamalıdır. Büyük kardeşler, küçükler için anne-baba gibidir. Peygamberimiz (asm),

“Büyük kardeşin küçük kardeş üzerindeki hakkı, babanın çocuğu üzerindeki hakkı gibidir.”(İhya-i Ulumuddin, II/195)

buyurmaktadır. Bu sebeple küçükler, büyüklerine saygı göstermeli, onlara karşı gelmemeli, kırıcı söz ve davranışlardan kaçınmalıdır. Büyük kardeşler de, küçükleri sevmeli ve şefkatle korumalıdır. Bu konuda Sevgili Peygamberimiz (asm), bizi şöyle uyarmaktadır:

“Büyüklerine saygı göstermeyen ve küçüklerine merhamet etmeyenler bizden değildir.”(age., II/485)

Kardeşler arasında sevgi ve saygıyı azaltan sebeplerden birisi de aralarındaki kıskançlıklardır. Kıskançlık duygularının hiç bir kardeşe yararı yoktur. Bu nedenle, kardeşler birbirlerini kıskanarak hem kendilerini hem de kardeşlerini huzursuz etmemelidir. Kur’an-ı Kerim’de kardeşlerin birbirlerini kıskanmalarının kötülüğü ile ilgili Yusuf suresinde, Hz. Yusuf peygamberin kıssası anlatılmaktadır.

Kardeşlerin birbirlerine karşı bir takım görevleri vardır. Çünkü kardeş demek, aynı bir vücudun iki parçası demektir. Aynı kökten gelen bir ağacın dallarına benzerler. Onun için her insan kendini nasıl severse; kendisinden bir parça olan kardeşini de aynı şekilde sevmek zorundadır.

Aynı çatı altında büyüyen kardeşler, hem kendi aralarında hem de anne ve babaları ile ilişkilerini, sevgi ve saygı üzerine kurarak, aile kurumunun devamına katkıda bulunmalıdırlar.

Rafet Özcan

CUMHURİYET NE DEMEK ?

🇹🇷 Sor Bakalım: Cumhuriyet Ne Demek?

Merhaba arkadaşlar!
Cumhuriyet Bayramı’na çok az kaldı. Okullarda törenler, marşlar, şiirler, provalar başladı değil mi? Ama en önemlisi, Cumhuriyet’in anlamını bilmek.

Peki sizce Cumhuriyet ne demek?
Cumhuriyet, adalet, eşitlik, halkın yönetime katılması demektir. Yani bir kişinin değil, kanunların söz sahibi olmasıdır. Herkesin adil ve hür şekilde yaşamasıdır.

Allah bizi hür yaratmış, yani özgür doğmuşuz. Hürriyetin en güzel hâli de Cumhuriyettir.
Dinimizde insanların üstünlüğü zenginlikte, makamda ya da güçte değildir. Asıl üstünlük iyilikte ve doğruluktadır.

Bir düşünün, güneş, dünya ve ay da kendi görevlerini hiç aksatmadan yapıyorlar. Birbirlerine çarpmıyorlar, düzen içinde dönüyorlar. Demek ki kâinatta da adaletli bir sistem var.

🐜 Karıncalar da Cumhuriyetçiymiş!

Biliyor musunuz, Bediüzzaman  karıncaları çok severmiş. Bir gün ekmeğini çorbasına banarak yerken, çorbanın tanelerini karıncalara vermiş.
Kardeşi neden böyle yaptığını sorduğunda, şöyle demiş:

“Karıncaların birlikte yaşadıklarını, görevlerini çok güzel yaptıklarını gördüm. Onlar çok çalışkan ve düzenli. Cumhuriyetçi oldukları için onlara yardım etmek istedim.”

Ne güzel değil mi?
Demek ki karıncalar bile yardımlaşmayı, paylaşmayı ve birlikte yaşamayı seviyor.

🇹🇷 Cumhuriyet Bayramı’nda Ne Yapalım?

29 Ekim’de bayraklarımızı gururla asalım.
Ama Cumhuriyet’i sadece kutlamakla kalmayalım.
Onun anlamını da yaşayalım:

Adil olalım.

Paylaşmayı ve yardımlaşmayı sevelim.

Fikirlerimizi açıkça söyleyelim, istişare edelim.

Kendi kararlarımızı verelim, sorumluluk alalım.

İşte o zaman, Cumhuriyetin gerçek güzelliğini hep birlikte yaşarız.


NE OLDUM DEMEMELİ,NE OLACAĞIM DEMELİ !

Vaktiyle bağdat'ın eşrafından hali vakti yerinde, zengin müslümanlardan oluşan bir kafile, hacca gitmek niyetiyle yol hazırlıklarına başlamışlar. yine o civarda oturan fakir, son derece saf, çok temiz, salih bir zat yaşamaktaymış. ve hacca gitmek üzere hazırlık yapan bu kafileyi haber alır alınca kendi kendine:madem hacca giden bir kafile var, ben de onlarla birlikte gideyim” diye düşünmüş. böylece o da hac yolculuğu için hazırlıklara başlayıp, kendine göre gerekli ihtiyaçlarını temin etmiş ve vakti gelince de bu hacı kafilesine katılarak yola çıkmış.

tabi kafilede bulunan kendini beğenmiş zenginlerden bazıları, bu fakir adamın da kafileye katılmasından pek memnun olmamışlar. haftalarca sürecek bu hac yolculuğunda, onu yanlarında pek istememişler, fakat yinede kimse kalkıp ona “sen gelme” dememiş. öyle ya kim, kimi allah'ın evini ziyaret etmekten men edebilir ki? fakat yinede bu hazımsızlıklarını başka türlü izhar etmişler. her fırsatta onu küçümseyerek, onun saflığından istifadeyle onunla eğlenmişler ve dalga geçmişler.

uzun ve meşakkatli bir yolculuktan sonra, mukaddes topraklara ulaşmışlar. mekke-i mükerreme'ye varıp, kâbe-i muazzama'yı tavaf etmişler. arafat'ta vakfeye durup, müzdelifeye inmişler, daha sonrada şeytanı taşlamışlar. kurbanlarını kesip traşlarını olmuşlar. böylece şartlarına riayet ederek, görevlerini ve ziyaretlerini yapmışlar. artık herkes hacı olmuştur.

memleketlerine dönmek için hazırlıklara başladıkları sırada, akıllarına bir muziplik gelmiş. şeytan ve nefis atına binen durur mu? zaten başından beri işleri gır gır şamata olan, benlik hastalığından kurtulamayan bazı kimseler, kendirliyle beraber hacca gelen saf ve temiz, fakat ihlaslı olan o fakir hacı arkadaşlarına bir oyun oynamaya karar vermişler. o yanlarında değilken kendi aralarında anlaşmışlar ve “şöyle diyelim, böyle edelim” diye bir plan kurmuşlar.

böylece yaptıkları plan doğrultusunda hareket etmeye başlamışlar. o temiz ve ihlaslı fakir hacı bunların yanına gelince, bakmış ki hararetli hararetli bir şeyler konuşuyorlar. merak etmiş tabi. ve yanlarına sokulmuş. zaten öbürlerinin de istediği onun merakını celbederek, sohbete katılmasını sağlamak. içlerinden uyanık geçinen kendini beğenmiş biri, başından beri küçümsediği o fakir müslümana sormuş:

-eee komşu! bu kadar yol geldin, bari hac görevlerini hakkıyla yerine getirebildin mi?

gönlünde en ufak bir fesat taşımayan ve hiç kimse hakkında kötülük düşünmeyen saf, katıksız, temiz müslüman hemen cevap vermiş:

—elhamdülillah! rabbime hamdü senalar olsun ki, benim gibi fakir ve aciz bir kuluna, hac ziyareti gibi en mühim bir ibadeti yapmayı nasip etti, demiş. tabi diğer adamın derdi alay edip eğlenmek olduğu için tekrar sormuş

—madem hac menasikini ifa ettin, öyleyse sen de beratini almışsındır sanırım? tabi adam şaşırmış “bu nasıl bir berat?” diye merakla ve üzüntüyle sormuş. alaycı adam:

—ne berati olacak, buraya gelip hacc menasikini hakkıyla yapanlara, hacc'ın kabul olduğuna ve cehennemden azad olduğuna dair bir belge veriliyor, işte bunu soruyorum. bizler bu belgeyi aldık da, aramızda bunu konuşuyorduk. ne o, yoksa sen almadın mı?

tabi o da, biraz saf olduğu ve böyle şeylere hemen inandığı için, son derece üzülmüş, mahzun olmuş ve:

-ben zaten nakıs bir adam olduğumu biliyordum. elbette böyle bir belge almaya layık değilim. rabbimin zatına yakışır bir hacc yapmak benim gibilerin haddine mi? ama madem hacc'a geldim ve böyle bir belge de veriliyor, allah'a yemin ederim ki, bu belgeyi almadan memleketime dönmeyeceğim, diyerek hıçkırıklarla ağlamaya başlamış.

arkadaşlarının son derece müteessir olduğunu gören diğerleri, şakanın dozunu biraz fazla kaçırdıklarını anlamışlar ve oynadıkları oyuna artık son vermeleri gerektiğini düşünerek demişler ki:

-hakkını helal et. biz bir oyun yapalım dedik, fakat seni bu kadar üzeceğimizi tahmin etmemiştik. gönlünü ferah tut, böyle bir belge verildiği falan yok.” demişler. fakat bu sefer onu, doğruya inandıramamışlar.

-hayır, demiş. esas şimdi oyun yapıyorsunuz. ben üzülmeyeyim diye böyle bir belge filan yok diyorsunuz. az önce aldık demiyor muydunuz?”... hadi bakalım şimdi gel de çık işin içinden. böyle bir olay olmadığına, onu nasıl inandıracaklarını şaşırmışlar.

-böyle bir şey yok, istersen gel çantalarımıza tek tek bak. böyle bir belgeyi kim almış ki biz de alalım, demişler, ama nafile.

-bu mübarek beldede allah'a yemin ettim, o belgeyi almadan dönmem. ya burada ölürüm, ya da o belgeyi alırım, diyerek beytullaha geri dönmüş. diğer uyanıklar. “eyvah biz ne yaptık, dertsiz başımızı derde soktuk, zira bu adam gelmeden kafile gitmez. berat almadan da bu adam dönmez. berat ise kesinlikle gelmez, dolayısıyla burada kaldık” diye ne yapacaklarını şaşırmışlar.

o ise onlardan ayrılınca doğru kâbe'ye gidip, mültezem'e yapışmış. yalvarmış yakarmış, ağlayıp sızlamış. orada saatlerce dua etmiş, yorulup takati kesilmesine rağmen oradan ayrılmamış. dizleri üstüne çöküp, başı önünde içi yana kavrula sessiz sessiz ağlayarak yalvarmaya devam etmiş. bir ara dalmış, kendisine hafif bir geçkinlik hali geldiği esnada, kucağına bir kağıt parçası düştüğünü hissetmiş. birden irkilip bakmış ki, gerçekten de üzerinde bazı yazılar olan bir kağıt parçası... ama öylesine parlıyor ki göz kamaştırıyor. onu alıp sevinçle yerinden fırlayarak arkadaşlarının yanına koşmuş “hele bir bakın bakalım, benimki de size verilenden mi acaba?!” diye sevinçle haykırmış. arkadaşları bu işe çok şaşırmışlar. merakla o kağıdı alıp bakmışlar ki, ne görsünler. aman ya rabbi!!! ne kağıt dünya kağıdına benziyor, ne de yazı dünya kalemiyle yazılmış yazıya benziyor. hepsi hayrete düşmüşler. o kağıdı alıp, bu neyin nesidir diye büyük bir alime göstermişler. ilim ehli olan zat, hürmetle o kağıdı alıp bakmış ve onu öperek yüzüne gözüne sürmüş. onlara demiş ki:

“bu yazı mevlâ tarafından kudret kalemiyle yazılmış olup, cehennemden kurtuluş beratıdır. bunun sahibini getirin de o mübareğin ayağının altını öpeyim.” bunun üzerine uyanık geçinenler tutuşmuşlar. fakir diye küçük ve hakir gördükleri, saf diyerek dalga geçtikleri, adam samimiyeti ve ihlası sebebiyle ilahi belgeyi alanlardan olmuş.


harâbat ehlini hor görme şakir,defineye malik viraneler var....

28 Ekim 2025 Salı

VESVESE VE ZARARI

  İ'lem Eyyühel-Aziz!

   İnsan kalben ve fikren hakaik-i İlahiyeye bakıp düşündüğü zaman, bilhâssa namaz ve ibadet esnasında, gerek şeytan tarafından, gerek nefsi tarafından pek fena, pis ve çirkin vesveseler, hatıralar, sinekler gibi kalbe, akla hücum ederler.

Bu gibi hevaî, vehmî ve çirkin şeylerin def'iyle uğraşan adam, o vesveselere mağlub olur.

Ancak onları mağlub edip kaçırmak çaresi, müdafaayı terk edip onlar ile uğraşmamaktır.

Evet arılar ile uğraşıldıkça onlar hücumlarını arttırırlar.

Onlara karışılmadığı takdirde, insanı terkeder, giderler.

Hem de o gibi vesveselerin, ne hakaik-i İlahiyeye ve ne de senin kalbine bir mazarratı yoktur.

Evet pis bir menzilin deliklerinden semanın güneş ve yıldızlarına, cennetin gül ve çiçeklerine bakılırsa, o deliklerdeki pislik ne bakana ve ne de bakılana bulaşmaz.

Ve fena bir tesir etmez.

{(Haşiye): O çirkin sözler senin kalbinin sözleri değil.

Çünki senin kalbin ondan müteessir ve müteessiftir.

Belki kalbe yakın olan lümme-i şeytanîden geliyor.

Meselâ: Sen namazda, Kâ'be karşısında, huzur-u İlahîde âyâtı tefekkürde olduğun bir halde, şu tedai-i efkâr seni tutup en uzak malayaniyat-ı rezileye sevkeder.

Meselâ: Âyinenin içindeki yılanın timsali ısırmaz.

Ateşin misali yakmaz.

Ve necasetin görünmesi âyineyi telvis etmez.}

Mesnevi-i Nuriye - 96

27 Ekim 2025 Pazartesi

DUYGULAR VE PENCERELER

  İ'lem Eyyühel-Aziz!

   Cenab-ı Hakk'ın insana verdiği nimetler, ister âfâkî olsun ister enfüsî olsun, bazı şerait altında insana gelip vusul buluyor.

Meselâ: Ziya, hava, gıda, savt ve sadâ gibi nimetlerden insanın istifade edebilmesi ancak göz, kulak, ağız, burun gibi vesaitin açılmasıyla olur.

Bu vesait, Allah'ın halk ve icadıyla olur.

İnsanın eli, kesb ve ihtiyarında yalnız o vesaiti açmaktır.

   Binaenaleyh o nimetleri yolda bulmuş gibi sahibsiz, hesabsız olduğunu zannetmesin.

Ancak Mün'im-i Hakikî'nin kasdıyla gelir, insan da ihtiyarıyla alır.

Sonra ihtiyaca göre in'am edenin iradesiyle bedeninde intişar eder.

Mesnevi-i Nuriye - 94

MEDENİYETLER

  İ'lem Eyyühel-Aziz!

   Kâfirlerin medeniyeti ile mü'minlerin medeniyeti arasındaki fark:

   Birincisi: 

   Medeniyet libasını giymiş korkunç bir vahşettir.

Zahiri parlıyor, bâtını da yakıyor.

Dışı süs içi pis, sureti me'nus sîreti ma'kûs bir şeytandır.

   İkincisi: 

   Bâtını nur, zahiri rahmet, içi muhabbet, dışı uhuvvet, sureti muavenet, sîreti şefkat, cazibedar bir melektir.    Evet mü'min olan kimse, iman ve tevhid iktizasıyla, kâinata bir mehd-i uhuvvet nazarıyla baktığı gibi; bütün mahlukatı, bilhâssa insanları, bilhâssa İslâmları birbiriyle bağlayan ip de, ancak uhuvvettir.

Çünki iman bütün mü'minleri bir babanın cenah-ı şefkati altında yaşayan kardeşler gibi kardeş addediyor.

   Küfür ise, öyle bir bürudettir ki, kardeşleri bile kardeşlikten çıkarır.

Ve bütün eşyada bir nevi' ecnebilik tohumunu ekiyor.

Ve her şeyi her şeye düşman yapıyor.

   Evet hamiyet-i milliyelerinde bir uhuvvet varsa da, muvakkattır.

Ve ezelî, ebedî iftirak ve firak ile muttasıl ve mahduddur.

Amma kâfirlerin medeniyetinde görülen mehasin ve yüksek terakkiyat-ı sanayi, (bunlar) tamamen medeniyet-i İslâmiyeden, Kur'anın irşadatından, edyan-ı semaviyeden in'ikas ve iktibas edildiği "Lemaat" ile "Sünuhat" eserlerimde istenildiği gibi izah ve isbat edilmiştir.

رَاجِعْهُمَا تَرٰى اَمْرًا عَظ۪يمًا غَفَلَ عَنْهُ النَّاسُ

Mesnevi-i Nuriye - 89

26 Ekim 2025 Pazar

DÜNYA HAYATI ALDATIR

    İşte dünya süslü bir menzildir.

Herbirimizin hayatı, bir endam âyinesidir.

Şu dünyadan herbirimize birer dünya var, birer âlemimiz var.

Fakat direği, merkezi, kapısı, hayatımızdır.

Belki o hususî dünyamız ve âlemimiz, bir sahifedir.

Hayatımız bir kalem.. onunla sahife-i a'malimize geçecek çok şeyler yazılıyor.

Eğer dünyamızı sevdikse, sonra gördük ki: Dünyamız hayatımız üstünde bina edildiği için, hayatımız gibi zâil, fâni, kararsızdır, hissedip bildik.

Ona ait muhabbetimiz, o hususî dünyamız âyine olduğu ve temsil ettiği güzel nukuş-u esma-i İlahiyeye döner; ondan, cilve-i esmaya intikal eder.

Hem o hususî dünyamız, âhiret ve Cennet'in muvakkat bir fidanlığı olduğunu derkedip, ona karşı şedid hırs ve taleb ve muhabbet gibi hissiyatımızı onun neticesi ve semeresi ve sünbülü olan uhrevî fevaidine çevirsek, o vakit o mecazî aşk, hakikî aşka inkılab eder.

Yoksa

نَسُوا اللّٰهَ فَاَنْسٰيهُمْ اَنْفُسَهُمْ اُولٰٓئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ

sırrına mazhar olup, nefsini unutup, hayatın zevalini düşünmeyerek, hususî kararsız dünyasını, aynı umumî dünya gibi sabit bilip, kendini lâyemut farzederek dünyaya saplansa, şedid hissiyat ile ona sarılsa, onda boğulur gider.

O muhabbet onun için hadsiz bela ve azabdır.

Çünki o muhabbetten yetimane bir şefkat, me'yusane bir rikkat tevellüd eder.

Mektubat - 11

25 Ekim 2025 Cumartesi

MECAZİ VE HAKİKİ HİSLER

 Biri mecazî, biri hakikî.

Meselâ: Endişe-i istikbal hissi herkeste var; şiddetli bir surette endişe ettiği vakit bakar ki, o endişe ettiği istikbale yetişmek için elinde sened yok.

Hem rızık cihetinde bir taahhüd altında ve kısa olan bir istikbal, o şiddetli endişeye değmiyor.

Ondan yüzünü çevirip, kabirden sonra hakikî ve uzun ve gafiller hakkında taahhüd altına alınmamış bir istikbale teveccüh eder.

Hem mala ve câha karşı şiddetli bir hırs gösterir.. bakar ki: Muvakkaten onun nezaretine verilmiş o fâni mal ve âfetli şöhret ve tehlikeli ve riyaya medar olan câh, o şiddetli hırsa değmiyor.

Ondan, hakikî câh olan meratib-i maneviyeye ve derecat-ı kurbiyeye ve zâd-ı âhirete ve hakikî mal olan a'mal-i sâlihaya teveccüh eder.

Fena haslet olan hırs-ı mecazî ise, âlî bir haslet olan hırs-ı hakikîye inkılab eder.

   Hem meselâ: Şiddetli bir inad ile; ehemmiyetsiz, zâil, fâni umûrlara karşı hissiyatını sarfeder.

Bakar ki, bir dakika inada değmeyen birşey'e, bir sene inad ediyor.

Hem zararlı, zehirli bir şey'e inad namına sebat eder.

Bakar ki, bu kuvvetli his, böyle şeyler için verilmemiş.

Onu onlara sarfetmek, hikmet ve hakikata münafîdir.

O şiddetli inadı, o lüzumsuz umûr-u zâileye vermeyip, âlî ve bâki olan hakaik-i imaniyeye ve esasat-ı İslâmiyeye ve hidemat-ı uhreviyeye sarfeder.

O haslet-i rezile olan inad-ı mecazî, güzel ve âlî bir haslet olan hakikî inada, -yani hakta şiddetli sebata- inkılab eder.

   İşte şu üç misal gibi; insanlar, insana verilen cihazat-ı maneviyeyi, eğer nefsin ve dünyanın hesabıyla istimal etse ve dünyada ebedî kalacak gibi gafilane davransa, ahlâk-ı rezileye ve israfat ve abesiyete medar olur.

Eğer hafiflerini dünya umûruna ve şiddetlilerini vezaif-i uhreviyeye ve maneviyeye sarfetse, ahlâk-ı hamîdeye menşe', hikmet ve hakikata muvafık olarak saadet-i dâreyne medar olur.

   İşte tahmin ederim ki, nâsihlerin nasihatları şu zamanda tesirsiz kaldığının bir sebebi şudur ki: Ahlâksız insanlara derler: "Hased etme!

Hırs gösterme!

Adavet etme!

İnad etme!

Dünyayı sevme!" Yani, fıtratını değiştir gibi zahiren onlarca mâlâyutak bir teklifte bulunurlar.

Eğer deseler ki: "Bunların yüzlerini hayırlı şeylere çeviriniz, mecralarını değiştiriniz." Hem nasihat tesir eder, hem daire-i ihtiyarlarında bir emr-i teklif olur.

Mektubat - 33

MANEVİ ŞEYLERİ NURANİDİR

  İ'lem Eyyühel-Aziz!

   İnsanın bir akrabasına (meselâ) okuduğu bir Fatiha-i Şerife'den hasıl olan sevabda istifade etmekte, bir ile bin müsavidir.

Nasıl ki ağızdan çıkan bir lafzın işitilmesinde, bir cemaat ile bir ferd bir olur.

Çünki latîf şeyler matbaa gibidir.

Basılan bir kelimeden bin kelime çıkar.

   Ve keza nuranî şeylerde vahdet ile beraber tekessür olduğuna, yani bir nuranî şeyde bin sevab bulunduğuna bir işarettir...

Mesnevi-i Nuriye - 88

24 Ekim 2025 Cuma

ALLAH'IN MASİVASINA MUHABBET İKİ ÇEŞİT

 Nokta 

   Cenab-ı Hakk'ın masivasına yapılan muhabbet iki çeşit olur.

Birisi, yukarıdan aşağıya nâzil olur.

Diğeri, aşağıdan yukarıya çıkar.

Şöyle ki:

   Bir insan en evvel muhabbetini Allah'a verirse, onun muhabbeti dolayısıyla Allah'ın sevdiği herşeyi sever ve mahlukata taksim ettiği muhabbeti, Allah'a olan muhabbetini tenkis değil, tezyid eder.

   İkinci kısım ise, en evvel esbabı sever ve bu muhabbetini Allah'ı sevmeğe vesile yapar.

Bu kısım muhabbet, topluluğunu muhafaza edemez, dağılır.

Ve bazan da kavî bir esbaba rast gelir.

Onun muhabbetini mana-yı ismiyle tamamen cezbeder, helâkete sebeb olur.

Şayet Allah'a vâsıl olsa da, vusulü nâkıs olur...

Mesnevi-i Nuriye - 73

23 Ekim 2025 Perşembe

BİZLERİ ÜZEN ÖLÜMLER

 Bizleri üzen ölümler, aslında bizleri sevinçlere kavuşturan doğumlar kadar güzeldir. Aslında tedbirler alınırsa, yani insan insan gibi yaşasa ölümler insanları daha güzel memleketlere götürebilmektedir. İman vesikasıyla gidilen ölüm ötesi memleketler, karmakarışık dünya hayatından çok daha güzel hayatlar bahş etmektedir. Onun için ölümler değil, hazırsızlıklar üzmeli insanı.

Hangi insan, dünyaya geldim de bütün sıkıntılarım yok oldu, diyebilir. Oysa kabir istasyonundan yepyeni bir memlekete giden çok insan bir daha geri dönmek istememektedir. Onlar huzur ikliminin tadını çoktan almaya başlamışlardır bile. O halde sadece hayatları mahv eden günahlar için üzülmeli, insanları, ateşine dayanılması mümkün olmayan karanlıklara aday haline getiren küfür haletleri için dövünmeli…

Evet dünya hızla bir sona doğru gitmektedir. Hatta sona varmadan sakinleri olan insanları üstünden atmakta, onlar için dünya hayatını noktalamaktadır. Bugün halen dünya ile birlikte son sür’at bir sona doğru gidiyoruz. Nerede dünya hayatına veda edeceğimizi bilmiyoruz, ama yakın bir gelecekte bu dünyada sevdiğimiz her şeye elveda diyeceğimizi çok iyi bilmekteyiz.

Mezarların önünden geçerken veya bir kazanın enkazı altında cansız bedeniyle uzanan bir mevtayı görürken ölümü sadece başkaları için düşünmeyelim. Oradan, biraz tefekküre dalmadan uzaklaşmayalım. Cami avlusunda cenaze namazının kılınması için bekleyen tabutun içindekinin önünden de Fatihayı okumadan geçmeyelim. Düşüncelere dalalım, kendimizi o tabutun içindekinin yerine koyalım. Hatta cemaatle cenaze namazına duralım. Çünkü bir gün bizlerin de Fatihalara ve namazlarda edilen hayır duâlara ihtiyacımız olacaktır.

Bu dünya hayatına mânâ katan sır serseri yaşantılarda değildir. İnsanlığı doğru hedeflere götürecek olan doğru yaşantılardır. Aslında hayatı en iyi tarif eden ölümlerdir. Çünkü ölümlerden ebedî hayatların varlığını öğreniyoruz. Anlıyoruz ki bizleri bu dünyaya gönderen bizleri sadece bu kısa dünya hayatı için yaratmamıştır. Çünkü bütün zerrelerimizle ebedî bir hayatı istiyoruz. Bu istemeyi bize veren Kâinat Yaratıcısı Rabbimiz elbette bize yaratılışımızın ulvîliğine münasip memleketler hazırlamıştır.

Hâsılı problemler dünya hayatından kaynaklanmamaktadır. Problemlerin kaynağı yanlış yaşantılardır. En sonunda doğru yapan da eğri yapan da hak ettiği yere varacak, zerre kadar iyilik de, zerre kadar kötülük de karşılıksız kalmayacaktır. O gün güzellik ekenler aydınlıkları biçecek, çirkinliklerle bir yere varacağını düşünenler de karanlıklara mahkûm olacaktır.

22 Ekim 2025 Çarşamba

KIYMETİNİ BİLELİM

 Her gün, yirmi dört altın değerinde, yirmi dört saattir!

Önümüze her gün tertemiz bembeyaz bir sayfa açılıyor. Bu sayfaya her günümüzü istediğimiz gibi yazma hakkına sahibiz. Elimize hiç kırılmamış, kullanılmamış camdan çok güzel değerler veriliyor. Dikkat edersek elimizden hiç düşürmeyiz, kırmayız, kaybetmeyiz…
Her gün yirmi dört altın değerinde yirmi dört saatimiz var. Bu zamana, ileride hatırladığımızda mutluluk duyacağımız en güzel hatıraları sığdırabiliriz. Daha fazla iyilik yapabilir, daha çok insana ulaşıp kalplerde güzel bir yer edinebiliriz.
Her yeni gün, yeni açmış bir gül gibidir. Bütün gün ona nasıl bakarsak öyle olur. Günümüzü soldurmayalım, günümüzün ihtiyacı olan ışığı, havayı, suyu, ilgiyi, sevgiyi ona sağlayalım. Hem sonra, nereden bilebiliriz ki o günümüzün ömrümüzün son günü olmayacağını? Nasıl ve ne üzerine vefat edersek öyle haşrolmayacak mıyız?
Öyle ise muhabbet üzerine olsun her günümüz. Daha fazla gönül kazanmak olsun işimiz, gücümüz. Ömür defterlerimizi en güzel hatıralarla, amel defterlerimizi en büyük sevaplarla doldurmak olsun bütün derdimiz.Solan güllerimizin arkasından ah çekip ağlayacağımıza, elimizde olan güllere iyi bakalım. Onları hiç bir zaman soldurmayalım.

-GEÇMİŞİ DEĞİŞTİREMEYİZ AMA BUGÜNÜ İYİ DEĞERLENDİREBİLİRİZ

Her insanın hayatında keşke dediği anlar vardır. Söylenmiş bir söz, yapılmamış bir iyilik, kaçırılmış bir fırsat… Ne kadar düşünürsek düşünelim, geçmişe dönüp hiçbir şeyi değiştiremeyiz. Bu, hayatın değişmeyen bir kuralıdır.

Fakat elimizde çok daha güçlü bir imkân var: Bugün.

Dün pişmanlıkla geçtiyse, bugün telafi için bir fırsattır.
Dün kırdıysak, bugün gönül almak mümkündür.
Dün ertelediysek, bugün başlamak mümkündür.
Dün sustuysak, bugün konuşmak mümkündür.

Hayat aslında bugünden ibarettir. Ne dün geri gelir, ne yarının garantisi vardır. Bu yüzden asıl kıymetli olan, şu an elimizde duran andır. Bugünü güzel yaşamak, yarının pişmanlığını azaltır; dünü affettirebilir.

Kendimize şunu hatırlatalım:

“Geçmiş bitti, gelecek belirsiz. O halde en değerlisi bugündür.”

Bugünü iyi değerlendiren insan, hem hayatına anlam katar hem de huzurla geriye bakar. Çünkü elinden geleni yaptığını bilmek, en büyük rahatlıktır.

Geçmiş üzülerek değil, bugüne sarılarak güzelleşir .


 Rafet Özcan

SEBEP VE VASITALAR

 Arkadaş!

Esbab ve vesaiti insan kucağına alıp yapışırsa, zillet ve hakarete sebeb olur.

Meselâ: Kelb, bütün hayvanlar içerisinde birkaç sıfat-ı hasene ile muttasıftır ve o sıfatlar ile iştihar etmiştir.

Hattâ sadakat ve vefadarlığı darb-ı mesel olmuştur.

Bu güzel ahlâkına binaen, insanlar arasında kendisine mübarek bir hayvan nazarıyla bakılmağa lâyık iken, maalesef insanlar arasında mübarekiyet değil necisü'l-ayn addedilmiştir.

   Tavuk, inek, kedi gibi sair hayvanlarda, insanların onlara yaptıkları ihsanlara karşı şükran hissi olmadığı halde, insanlarca aziz ve mübarek addedilmektedirler.

Bunun esbabı ise, kelbde hırs marazı fazla olduğundan esbab-ı zahiriyeye öyle bir derece ihtimam ile yapışır ki, Mün'im-i Hakikî'den bütün bütün gafletine sebeb olur.

Binaenaleyh vasıtayı müessir bilerek Müessir-i Hakikî'den yaptığı gaflete ceza olarak necis hükmünü almıştır ki tahir olsun.

Çünki hükümler, hadler günahları afveder.

Ve beyne'n-nâs tahkir darbesini, gaflete keffaret olarak yemiştir.    Öteki hayvanlar ise, vesaiti bilmiyorlar ve esbaba o kadar kıymet vermiyorlar.

Meselâ: Kedi seni sever, tazarru' eder, senden ihsanı alıncaya kadar.

İhsanı aldıktan sonra öyle bir tavır alır ki, sanki aranızda muarefe yokmuş ve kendilerinde sana karşı şükran hissi de yoktur.

Ancak Mün'im-i Hakikî'ye şükran hisleri vardır.

Çünki fıtratları Sâni'i bilir ve lisan-ı halleriyle ibadetini yaparlar.

Şuur olsun olmasın...

   Evet kedinin "mır-mır"ları "Yâ Rahîm!

Yâ Rahîm!

Yâ Rahîm"dir.

Mesnevi-i Nuriye - 71

"BİSMİLLAH" HER HAYRIN BAŞIDIR

 "Bismillah" her hayrın başıdır.

Biz dahi başta ona başlarız.

Bil ey nefsim, şu mübarek kelime İslâm nişanı olduğu gibi, bütün mevcudatın lisan-ı haliyle vird-i zebanıdır.....

 ...Madem her şey manen "Bismillah" der.

Allah namına Allah'ın nimetlerini getirip bizlere veriyorlar.

Biz dahi "Bismillah" demeliyiz.

Allah namına vermeliyiz.

Allah namına almalıyız.

Öyle ise, Allah namına vermeyen gafil insanlardan almamalıyız...

   Sual: Tablacı hükmünde olan insanlara bir fiat veriyoruz.

Acaba asıl mal sahibi olan Allah, ne fiat istiyor?

   Elcevab: Evet o Mün'im-i Hakikî, bizden o kıymetdar nimetlere, mallara bedel istediği fiat ise; üç şeydir.

Biri: Zikir.

Biri: Şükür.

Biri: Fikir'dir.

Başta "Bismillah" zikirdir.

Âhirde "Elhamdülillah" şükürdür.

Ortada, bu kıymetdar hârika-i san'at olan nimetler Ehad-i Samed'in mu'cize-i kudreti ve hediye-i rahmeti olduğunu düşünmek ve derketmek fikirdir.

Bir padişahın kıymetdar bir hediyesini sana getiren bir miskin adamın ayağını öpüp, hediye sahibini tanımamak ne derece belâhet ise, öyle de; zahirî mün'imleri medih ve muhabbet edip, Mün'im-i Hakikî'yi unutmak; ondan bin derece daha belâhettir.

   Ey nefis!

böyle ebleh olmamak istersen; Allah namına ver, Allah namına al, Allah namına başla, Allah namına işle.

Vesselâm.

Sözler - 7

20 Ekim 2025 Pazartesi

SÜNNET'E İTTİBA'IN ÖNEMİ

    Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş:

مَنْ تَمَسَّكَ بِسُنَّت۪ى عِنْدَ فَسَادِ اُمَّت۪ى فَلَهُ اَجْرُ مِاَةِ شَه۪يدٍ

Yani: "Fesad-ı ümmetim zamanında kim benim sünnetime temessük etse, yüz şehidin ecrini, sevabını kazanabilir."

   Evet Sünnet-i Seniyeye ittiba, mutlaka gayet kıymetdardır.

Hususan bid'aların istilası zamanında sünnet-i seniyeye ittiba etmek daha ziyade kıymetdardır.

Hususan fesad-ı ümmet zamanında Sünnet-i Seniyenin küçük bir âdâbına müraat etmek, ehemmiyetli bir takvayı ve kuvvetli bir imanı ihsas ediyor.

Doğrudan doğruya Sünnete ittiba etmek, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ı hatıra getiriyor.

O ihtardan o hatıra, bir huzur-u İlahî hatırasına inkılab eder.

Hattâ en küçük bir muamelede, hattâ yemek, içmek ve yatmak âdâbında Sünnet-i Seniyeyi müraat ettiği dakikada, o âdi muamele ve o fıtrî amel, sevablı bir ibadet ve şer'î bir hareket oluyor.

Çünki o âdi hareketiyle Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a ittibaını düşünüyor ve şeriatın bir edebi olduğunu tasavvur eder ve şeriat sahibi o olduğu hatırına gelir.

Ve ondan şâri-i hakikî olan Cenab-ı Hakk'a kalbi müteveccih olur, bir nevi huzur ve ibadet kazanır.

   İşte bu sırra binaen Sünnet-i Seniyeye ittibaı kendine âdet eden, âdâtını ibadete çevirir, bütün ömrünü semeredar ve sevabdar yapabilir.

Lemalar - 49

MADDİ HASTALIKLARIMIZIN ALTINDA YATAN(BELÂ VE MUSİBETLER)MANEVİ YARALARDIR

 İnsan vücudu;Beden dediğimiz maddi, ruh ve hayat dediğimiz manevi yapıdan ibarettir.Hastalıklar da maddi ve manevi olmak üzere ikiye ayrılır.Maddi hastalıklar,çoğu zaman ruh sağlığımızı da bozar.Peygamber Efendimiz (a.s.) bir Hadislerinde şöyle buyurmaktadır: “Allah, bela ve musibetlerin, mü’min kulunun bedeni üzerinde hakimiyet kurmasına izin vermez.”buyurmaktadır. (Camiussağir Muhtasarı c.1, s. 35 Hadis no: 24)

Bu Hadis, insan sağlığı açısından önemli ipuçları vermektedir. Burada ifade edilen saltanat kurma hadisesi üzerinde iki yönlü durmak gerekmektedir.

Birincisi maddi yönden saltanat kurmasıdır. Bu yönü itibariyle farklı yönlerden yorum getirmek mümkündür. Evvela, mü’min, bela ve musibetlerin gelmesine sebep olacak şeylerden uzak durur. Bu anlamda temizliğine dikkat eder. Yeme, içme ve giymesine özen gösterir ve dengeli beslenmeye dikkat eder. Sağlığına zarar verecek her türlü yiyecek ve içecekten uzak durur.

Vücut sağlığını korumanın önemli bir farz ibadet olduğunu bilir ve ona göre davranır. Hastalık gelmeden sağlığın kıymetinin bilinmesi gerektiği açık bir peygamber emri olduğunu bilir. Tıbben zararlı kabul edilen her türlü beslenme tarzı, dinen de zararlı kabul edilir ve tıbbın gerçeklerine uyulması istenir. Bu noktada, tıbbın tavsiye ettiği her türlü perhize riayet edilmesi aynı zamanda dini bir görev kabul edilir.

Acıkmadan yemek, yemek üstüne yemek yemek hastalıklara davetiye çıkarmaktır. İbn-i Sina, tıbbı iki kelimede topladığını ifade etmektedir. “ilm-i tıbbı iki satırla topluyorum. Sözün güzelliği kısalığındadır. Yediğin vakit az ye. Yedikten sonra dört beş saat kadar daha yeme. Şifa hazımdadır. Yani, kolayca hazmedeceğin miktarı ye, nefse ve mideye en ağır ve yorucu hal, taam taam üstüne yemektir.” (Lem’alar, s. 250)

Hastalıkların vücut üzerinde saltanat kurmasını engelleyen en önemli faaliyet, yeme ve içmesine dikkat etmektir.

Hastalıklar bazen de manevi olarak vücutta saltanat kurar. Bunun en başta geleni ibadetleri yapmamaktır. İbadetlerine dikkat etmeyen kimse manen hastadır. Uzun süre ibadet etmeyen kimselere, ibadet etmek zor ve yorucu gelir. İbadete karşı bir soğukluk oluşur. Bu hastalık belki maddi değildir. Ancak bu durum bir manevi hastalıktır. Asıl gayesi kulluk etmek olan bir insanın kulluğun gereği olan ibadetlerden uzaklaşması büyük bir eksikliktir.

Allah da kullarını bela ve musibetlerle ikaz ediyor.

Bu noktadan bakıldığında bela ve musibetler, birer ikaz edicidirler. Çobanın koyunları çevirmek için attığı taş kendisine isabet eden koyun nasıl ki yaptığının yanlış olduğunu, geri dönmesi gerektiğini anlar. Kendisine bir musibet taşı isabet eden insan da böyle düşünecek. Yaptığı hatanın farkına varacak ve ondan geri dönecektir. Pişmanlık ve tövbe, hatadan dönme işi anlamına gelmektedir. Allah, kulunun hatadan dönmesine de memnun olmaktadır. Onun için hatadan dönmek fazilet olarak kabul edilmiştir.

Maddi hastalıkların çaresini nasıl arıyorsak, manevi hastalıkların da çaresini aramak durumundayız. Hatadan pişman olmak, Allah’ın rahmetine iltica etmek demektir. Onun rahmeti ve merhameti gazabından daha geniştir, daha büyüktür.

O rahmetin kapısını niyaz ile çalmaktan başka çare de yoktur. Zararın neresinden dönülürse kârdır.

19 Ekim 2025 Pazar

AİLE BİREYLERİNİN SORUMLULUKLARI

 Aile bireylerinin sorumlulukları

Aile; Anne, baba, çocuklar varsa büyük anne büyük babadan meydana gelir.Aile bireyleri olarak, ailemize karşı bir takım sorumluluklarımız vardır.Sevinçlerimizi paylaşır, iyi günlerimizde hep birlikte güler, eğleniriz ve sıkıntılı günlerimizde hep beraber üzülür, sorunlarımıza hep beraber çözümler ararız. Sevinçler paylaşılınca artar, sevinçlerimizi ailece paylaşarak daha çok seviniriz. Aynı şekilde üzüntülerimizi, paylaştıkça daha kolay unuturuz.

Hepimiz sevmeyi, sevilmeyi, saygılı olmayı, tabiatı, hayvanları, insanları sevmeyi ailemizden öğreniriz. Küçüklerimizi sevmeyi, büyüklerimizi saymayı bize ailemiz öğretir. Toplum içinde nasıl davranmamız gerektiğini, kötülüklerden nasıl korunacağımızı ailemizden öğreniriz.

Aile bir erkek ve kadın ile varsa çocuklardan oluşur demiştik, aile içinde çocukların ayrı bir yeri vardır. Dinimize göre çocuklar, anne babaya Allah’ın bir emanetidir. Çünkü, Allah çocuklar için şöyle buyuruyor:

“Servet ve oğullar, dünya hayatının süsüdür;..”(Kehf, 18/46)

diyor. Aynı şekilde, Kur’an-ı kerim’de anne-babaların şöyle dua etmesi istenmektedir:

“(Rabbimiz! Bize, gözümüzü aydınlatacak eşler ve zürriyetler bağışla ve bizi takva sahiplerine önder kıl!..”(Furkan, 25/74)

 Çocukları topluma faydalı bir insan olarak yetiştirmek, onların başta gelen görevlerindendir. Sevgili Peygamberimiz (asm) şöyle buyurmuştur:

“Hiçbir anne baba, çocuğuna güzel terbiyeden daha üstün bir bağışta bulunamaz.”(Tirmizî, Birr 33.)

Aynı anne babadan ya da anne veya babaları bir olan çocuklara kardeş denilir. Kardeşler arasındaki ilişkilerin temelinde de sevgi ve saygı olmalıdır. Böylece, birbirlerini seven ve sayan kardeşler, kendi aralarında iyi geçinirler.

Kardeşler, birbirlerini tamamlayan bir bütünün parçaları gibidir. Hiçbir şey, bu birliği bozmamalı, kardeşleri birbirlerinden uzaklaştırmamalıdır. Büyük kardeşler, küçükler için anne-baba gibidir. Peygamberimiz (asm),

“Büyük kardeşin küçük kardeş üzerindeki hakkı, babanın çocuğu üzerindeki hakkı gibidir.”(İhya-i Ulumuddin, II/195)

buyurmaktadır. Bu sebeple küçükler, büyüklerine saygı göstermeli, onlara karşı gelmemeli, kırıcı söz ve davranışlardan kaçınmalıdır. Büyük kardeşler de, küçükleri sevmeli ve şefkatle korumalıdır. Bu konuda Sevgili Peygamberimiz (asm), bizi şöyle uyarmaktadır:

“Büyüklerine saygı göstermeyen ve küçüklerine merhamet etmeyenler bizden değildir.”(age., II/485)

Kardeşler arasında sevgi ve saygıyı azaltan sebeplerden birisi de aralarındaki kıskançlıklardır. Kıskançlık duygularının hiç bir kardeşe yararı yoktur. Bu nedenle, kardeşler birbirlerini kıskanarak hem kendilerini hem de kardeşlerini huzursuz etmemelidir. Kur’an-ı Kerim’de kardeşlerin birbirlerini kıskanmalarının kötülüğü ile ilgili Yusuf suresinde, Hz. Yusuf peygamberin kıssası anlatılmaktadır.

Kardeşlerin birbirlerine karşı bir takım görevleri vardır. Çünkü kardeş demek, aynı bir vücudun iki parçası demektir. Aynı kökten gelen bir ağacın dallarına benzerler. Onun için her insan kendini nasıl severse; kendisinden bir parça olan kardeşini de aynı şekilde sevmek zorundadır.

Aynı çatı altında büyüyen kardeşler, hem kendi aralarında hem de anne ve babaları ile ilişkilerini, sevgi ve saygı üzerine kurarak, aile kurumunun devamına katkıda bulunmalıdırlar.

Rafet Özcan